Bir süre direnmemeyi olgunluk sandım. Yol nereye götürürse giderim dedim; yalnız yolun da nereye gittiğini bilmediğini hesaba katmamışım. Her aksilikte ‘vardır bunda da bir hayır’ dedim. Hayır bir türlü görünmeyince de herhâlde trafiğe takıldı diye beklemeye devam ettim.
“Bazen akışına bırakmak gerekir; önce suyun hangi yöne aktığına bakmak şartıyla.”
Akışına bırakmak kulağa huzurlu geliyor. Sanki hayat büyük bir nehir, sen de sırtüstü uzanmış gökyüzünü seyrediyorsun. Oysa kimse suyun sıcaklığından, kıyıdaki taşlardan ya da ilerideki şelaleden söz etmiyor. Bir de nehir ters akıyorsa huzur diye uzandığın şey seni başladığın yerin bile gerisine götürebiliyor.
Ben de uzun süre ilerlemekle hareket etmeyi birbirine karıştırdım. Günler geçiyor, insanlar değişiyor, işler bir şekilde tamamlanıyordu. Dışarıdan bakınca hayat akıyordu. Fakat içimde aynı sorunun etrafında dönüp duruyordum: Ben gerçekten gidiyor muydum, yoksa yalnızca sürükleniyor muydum?
Küreği ilk bıraktığımda bunu teslimiyet sandım. Her şeyi kontrol edemeyeceğimi kabullenmek iyi gelmişti. Fakat zamanla kontrol edemediğim şeylerle sorumluluğunu almadığım şeyler birbirine karıştı. Seçmediğim yönleri kader, söylemediğim sözleri sabır, ertelediğim kararları doğru zaman diye adlandırmaya başladım.
İnsan kendi bahanesine uzun süre maruz kalınca onun sesini vicdanı sanıyor. Benim bahanem de sakin konuşuyordu: ‘Zorlama, zamanı gelince olur.’ Zaman geldi, kapıyı çaldı, hatta birkaç kez zile bastı. Ben içeride doğru anı beklediğim için duymamış gibi yaptım.
Sonra küçük bir şey değişti. Büyük bir cesaret anı değildi; film müziği de çalmadı. Sadece bir sabah, nereye gittiğimi bilmeden akmanın beni özgür değil, yönsüz yaptığını kabul ettim. Küreği yeniden elime aldım. Nehri durduramazdım ama kıyıya mı, açıklığa mı yaklaşacağımı seçebilirdim.
O günden sonra her şeyi kontrol etmeye çalışmadım. Yağmur yine yağdı, planlar yine bozuldu, bazı kapılar yine açılmadı. Fakat her durakta kendime tek bir soru sordum: Bu olan şey benim dışımda mı, yoksa ben karar vermemek için mi dışarıda bırakıyorum?
Küreği tutmak her gün güçlü olmak anlamına gelmiyordu. Bazen yalnızca kıyıya çarpacağımı fark edip küçük bir hareket yapmak yetiyordu. Bazı günler yönümü değiştirdim, bazı günler yalnızca batmamaya çalıştım. İrade dediğimiz şeyin her zaman görkemli olmadığını; çoğu zaman kimsenin görmediği küçük düzeltmelerden oluştuğunu öğrendim.
Üstelik yanlış yöne gittiğimi kabul etmek geçmiş yolculuğu boşa çıkarmadı. Tersine, hangi kıyının bana ait olmadığını öğretti. Geri dönmek yenilgi değil, yanlış istikamete sadık kalmaktan vazgeçmekti. İnsan bazen tutarlı görünmek uğruna kendine verdiği zararı sürdürmeyi kararlılık sanıyor.
Akışa güvenmek güzeldi ama küreği tamamen bırakınca ilerlemekle sürüklenmek arasındaki farkı unutmuştum. Şimdi suya karşı savaşmıyorum; yalnızca yönümü ona teslim etmiyorum. Çünkü bazen akışına bırakmak gerekir, önce suyun hangi yöne aktığına bakmak şartıyla.