Karşımızdaki aynı hikâyeyi tekrar tekrar anlattı. Biz hikâyenin sonunu biliyorduk; o ise bizim hâlâ başlangıçta olduğumuzu sanıyordu. Her anlatışında birkaç ayrıntıyı değiştirdi, birkaç boşluğu yeni cümlelerle kapattı. Yalan dediğin de biraz dekor işi zaten: Işığı doğru yerden verirsen çatlak duvar bile manzara gibi görünüyor.

İnsan bazen kandırıldığı için değil, karşısındakinin hâlâ kandırabildiğine inanmasını izlemek için susar.

İlk zamanlar inanmak kolaydı. Çünkü söyledikleri yalnızca kulağa hoş gelmiyor, tam da duymaya ihtiyaç duyduğumuz yere denk geliyordu. İnsan bazen doğruyu aramıyor; içindeki eksik cümlenin devamını arıyor. Biri o devamı güzel bir sesle söyleyince, noktalama işaretlerini kontrol etmek aklına gelmiyor.

Sonra küçük tutarsızlıklar başladı. Dün başka söylenen bugün başka türlü hatırlandı. Sorunca ‘Sen yanlış anlamışsın’ denildi. Hafızamız mahkemeye çıkarıldı, şüpheli sandalyesine de yine biz oturtulduk. Elimizde gerçek vardı ama sunumu zayıftı; onun elindeyse süslü, cilalı ve her soruya göre yeniden düzenlenen bir yalan.

Bir süre sonra kandırılmadığımızı kanıtlamaya çalışırken aslında kandırılmaya devam ettiğimizi fark ettik. Çünkü mesele onun ne söylediği olmaktan çıkmış, bizim neye inanmak istediğimize dönüşmüştü. Gerçeği kabul edersek yalnızca karşımızdakini değil, ona ayırdığımız zamanı, verdiğimiz değeri ve kendi iyi niyetimizi de sorgulamamız gerekecekti.

İşte insanın en zor vedası bazen bir kişiye değil, o kişiyle kurduğu ihtimale oluyor. ‘Belki değişir’, ‘belki bu kez doğrudur’, ‘belki ben fazla kuşkucuyum’ derken yalana küçük bir misafir odası hazırlıyoruz. O da sağ olsun, misafirliğin üçüncü gününde ev sahibine dönüşüyor.

Susmak her zaman inanmak değildi. Bazen karşımızdakinin hâlâ bizi kandırabildiğine inanmasını izlemekti. O anlatırken hangi cümlede gözünü kaçırdığını, hangi ayrıntıda sesini yükselttiğini, hangi soruyu şakayla geçiştirdiğini gördük. Gerçek artık saklandığı yerde değil, onu saklama çabasında apaçık duruyordu.

Sonunda anladık ki bazı insanlardan gerçeği alamazsın; yalnızca kendi gerçeğini onlardan geri alırsın. Bunun için büyük bir hesaplaşma da gerekmez. Bazen tek yapılacak şey, anlatının ortasında sessizce ayağa kalkıp salonu terk etmektir. Alkışlamadan, yuhalamadan, yeni perdeyi beklemeden.

Yine de insan çıktıktan sonra dönüp bakıyor. Acaba fazla mı sert davrandım, biraz daha beklesem değişir miydi diye düşünüyor. Çünkü yalanın bıraktığı en büyük hasar, yalnızca güveni kırması değil; insanı kendi kararından da kuşkulandırması. O kuşkuyu yenmek, anlatılan hikâyeyi çürütmekten daha uzun sürüyor.

Sonra bir gün aynı cümleyi uzaktan duyuyorsun. Bu kez sana değil, başka birine anlatılıyor. Kelimeler tanıdık, jestler aynı, yalnızca dinleyici değişmiş. İşte o anda kaybettiğin şeyin bir insan değil, sana özel sandığın hazır bir senaryo olduğunu anlıyorsun. Gerçek acıtıyor ama en azından her gösterimde başrol oyuncusunu değiştirmiyor.

Belki de bazı yalanları gerçek sandığımız için değil, gerçeğin o kadar güzel anlatılmadığını düşündüğümüz için sevdik. Ama güzel söylenmiş olması bir cümleyi doğru yapmıyor. Sadece vedasını biraz geciktiriyor.