Bize affetmenin büyüklük olduğunu öğrettiler. Kırılan tarafın neden hep daha büyük olması gerektiğini pek anlatmadılar. Biri kalbimizi kıracak, biz parçaları toplayacağız; sonra da olgunluk sınavına yine biz gireceğiz. Üstelik sınavın gözetmeni de çoğu zaman kıran kişinin kendisi olacak.

Her affediş dönüş bileti değildir; bazısı sadece yük bırakma fişidir.

‘Hadi artık uzatma’ dediler. Sanki acının bir son kullanma tarihi varmış da ben etiketi okumamışım gibi. ‘Kin tutma’ dediler. Oysa tuttuğum şey kin değildi; aynı yerden bir daha yaralanmamak için kapının koluydu. Bazen mesafe, intikam değil insanın kendine koyduğu korkuluktur.

Çocukken daha dürüsttük. Canımız acıyınca ağlıyor, kızınca yüzümüzü çeviriyor, barışmak istemiyorsak bunu bedenimizle anlatıyorduk. Sonra büyüdük. Kırıldığımız yerde gülümsedik, kızdığımız kişiye ‘sorun yok’ dedik, içimizdeki çocuğa da terbiyeli durmasını söyledik.

Büyüklük dedikleri şeyin bazen sessizce katlanmak olduğunu fark ettim. Affeden asil, unutan güçlü, geri dönen olgun sayılıyordu. Peki ‘Bir daha olmaz’ diyen neydi? Huysuz mu, inatçı mı, çocuk mu? Belki de öyleydim. Belki o an çocuk kalmak, kendime yetişkinlerden daha iyi sahip çıkmaktı.

Affetmek ile yeniden güvenmek aynı şey değildi. Birini bağışlamak, ona hayatımızdaki eski koltuğunu geri vermek zorunda olduğumuz anlamına gelmiyordu. İçimizdeki öfkeyi bırakabilir, fakat kapının kilidini değiştirebilirdik. Bu çelişki değil; öğrenilmiş bir sınırdı.

Zamanla şunu da gördüm: Bazı özürler yapılanı onarmak için değil, yapanın vicdanını rahatlatmak için söyleniyor. ‘Özür diledim ya’ cümlesi, karşı tarafın acısını hemen kapatması gereken bir düğme gibi kullanılıyor. Oysa özür bir talep değil; sonucu kabul ederek kapıda bekleme hâlidir.

Ben de affetmenin ne zaman geleceğine kendim karar verdim. Belki bugün, belki yıllar sonra, belki de yalnızca içimde olacaktı. Karşımdakine dönüş bileti vermeden yükümü bırakmayı öğrendim. Çünkü affetmek, yaşananı doğru bulmak değil; onun hayatımdaki söz hakkını azaltmaktı.

Bu kararı verince öfkem bir anda kaybolmadı. Bazı sabahlar eski konuşmaları yeniden kurdum, söyleyemediğim cevapları zihnimde tamamladım. İyileşmenin düz bir çizgi olmadığını böyle öğrendim. Aynı yarayı tekrar hatırlamak, başa dönmek değildi; yalnızca bedenin ve aklın olayı farklı hızlarda geride bırakmasıydı.

Kendime gösterdiğim şefkat, karşımdakine gösterdiğim anlayıştan daha az değerli değildi. Belki asıl büyüklük, herkesi bağışlayan kişi olmak değil; kendi sınırını küçümsememekti. İçimdeki çocuk kapıyı kapatıyorsa onu ayıplamak yerine neden korktuğunu dinlemeliydim. Çünkü bazen çocukça görünen tepki, yetişkin aklın unuttuğu en temiz uyarıdır.

Şimdi biri ‘Affetmek büyüklüktür’ dediğinde gülümsüyorum. Evet, olabilir. Ama her gün büyük olmak zorunda değilim. Bazen içimdeki çocuğun elinden tutup oradan uzaklaşmak istiyorum. Her affediş dönüş bileti değildir; bazısı sadece yük bırakma fişidir.